30 Aralık 2011 Cuma

"başa" gelmiş "son" yazı

Kelebek şeklinde bir uçurtma olmamaya karar verdim. Malum ömrü kısa bunun da. Akıl edememiştim ki ben o an. Güzel gelmişti. Artık fil şeklinde bir uçurtma olacağım olursam :) Dip değil baş not.

Bir uçtum, bir kondum derken bitti mi bir yıl? Blogzadem bir yaşına girdi mi, girdi. İşe yaradı mı? Bilmem, henüz o konuda kendimle uzlaşamadım. Yalnız, bildiklerim şunlar:

Mutlu oldum ben bu yıl. 
Azmi öğrendim. Diş sıkmayı, canını dişine takmayı öğrendim. 
Gücüm tükense de her defasında, umudumu her şeyden daha çokça tutabilmeyi başardım. 
Mutlu etmeyi öğrendim. Birini güldürebilmenin, birine yardım edebilmenin insana nasıl huzur verdiğini tekrar tekrar görebildim, şükür.
Serdeki Çerkesliğin ve neticesindeki inatçılığın çok işe yaradığını öğrendim.
Bir Deniz'in insanın hayatının en güzel işini yapmasını sağlayabileceğini, gözünüzü kapatıp ona herkesten daha çok güvenebileceğinizi öğrendim. Hayatımdaki en büyük şansım, diyebildim.
Özlemekten yorulsam da, ömrümce özlemekle yükümlü olduğumu öğrendim. Özleyebileceğim insanlar/şeyler olduğu için dua etmeyi öğrendim.
Kayıp giden bir 46 güne rağmen, hayatıma kattığı tüm insanlarla, getirdiği, götürdüğü, gösterip hemen geri aldığı tüm güzellikleriyle, her şeyiyle sevdim ben bu yılı. Güzel bir yıl olsun bu yıl demiştim. Oldu. Daha güzeli olsun, bu dilek de zor değil bence. 


24 Aralık 2011 Cumartesi

ADSIZ ALKOLİKLER, KOCAMAN KALPLER, KOCAMAN MUTLULUKLAR!

Eveet, hepsi bir arada bu kez. Nazar değmesin değil mi ama:) Dünden beri güzel şeyler oluyor hayatımda. Ne güzel insanlar tanıyorum, sevdiklerimden ne güzel haberler alıyorum... Öyle haberler ki, hediye gibi, su gibi!


Adsız Alkolikler grupları ile iletişim için:
Ankara:kizilay.aa@gmail.com
Ankara tel:  0 312 230 03 40 
                   0 532 781 48 85 
Konya tel:   0 532 797 55 79 
Düne dönelim. Bir panel düzenledik iki arkadaşımla birlikte. Eğer psikolojik danışmaya merakı olanlar varsa, bu tür kitaplar okuyanlar varsa duymuşlardır. Adsız Alkolikler ismi, sık sık geçer bizim kitaplarımızda. Adsız Alkolikler, kendine yardım gruplarıdır. Alkol yaşantısı geçirmiş kişilerden oluşur, destekle, birbirlerinden aldıkları güçle mükemmel işlere imza atarlar kendi hayatları adına, sevdikleri adına. Panelimizin adı "ALKOL PROBLEMSE, ÇARE VAR" idi. Gazi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Zehra ARIKAN hocamızın önderliğinde, alkol yaşantısı geçirmiş kişiler ve onların yakınlarından oluşan bir grup konuşmacının katılımıyla çok güzel bir deneyim yaşadık biz dün. Bir insanın yaşantılarını paylaşması kolay değildir. Hem de onca kişinin önünde hiç değildir. Ama o insanlar o kadar şahane insanlar, öyle güçlüler, öyle mükemmel iradeleri var, öyle içtenler ki. Bizim için yaptılar bunu. Hepsine tek tek sarılmak istedim. İyi ki tanıdım onları, iyi ki geldiler. Keşke daha çok şey yapabilseydim onlar için, umarım başka sefere! Onlardaki iradenin, gücün, inancın onda biri hepimizde olsa, dünya şahane olur haberiniz var mı? Bu yıl yaptığım, vesile olduğum en güzel işlerdendi. O yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum.


Bugüne dönelim. Uzun zamandır açmadığım bilgisayarımı alıyorum kucağıma, bir de bakıyorum ki benim blogda bir çok kez andığım bal (birisi sadece bu) benim için neler neler yazmış! Ah benim canım, bal peteğim. Ne çok severim, seninle ilgili olan her güzellik beni ne kadar mutlu eder bilsen! Okuyunuz efendim bu blogu. :)


Bugün başka başka şeyler de oldu. Türk Dil Kurumu'na "şey" kelimesini hayatımıza kattığı için sonsuz teşekkürler! :) Kurtarıcım oldu bu yazıda. Ve ben kelebek oldum bugün. Uçurtma oldum. Rengarenk oldum! Nazarsız, mutlu günlere, mutlu senelere! 


:)

15 Aralık 2011 Perşembe

Janset'e yazı "Gerçekler" :)

Bu yazım da Janset'e olsun. Çok olmuş rica edeli, sınavlardan ve hastalıktan başımı kaldıramadığım için ancak bu gün görebildim. Özür mahiyetinde yani :)

Hayatımdaki yedi gerçeği merakla bekliyormuş. O üç harfli kelimeyi sevmiyorum ben Jano, kullanmayacağım izninle :) Düşündüm düşündüm, yazıp bitirdikten sonra aklıma onlarcasının geleceğinden eminim. Ama sanırım artık başlamalıyım.

-Hayatımın en büyük gerçekleri iki cücüğüm biliyorsunuz. Her zamanki ağlak ben, onlar söz konusu olduğunda iki katı ağlak oluyor. Mesela Dacia Duster görüp ağladınız mı siz hiç :)) Ben yaptım, başardım. Niye? Çünkü Duster, bana Buster'ı hatırlattı. Buster, Çağla'nın en sevdiği çizgi filmdeki bir "tavşan". Yaa, bendeki aşk böyle bir şey işte. 

-Evet kocaman oldum, ama hala gök gürültüsünden deliler gibi korkuyorum. Uyuyorsam uyanır, duvar dibine yapışır, yorganı üstüme çeker, etrafı izlerim ses bitene kadar. Ve annemle babam hala gök gürlediğinde, iyi miyim diye bakmak için odaya yanıma geliyorlar. Annemin başka bir evden telefon ettiğini bilirim ben. O kadar yani.

-Balıktan tiksiniyorum. Onlar sadece akvaryumda güzeller, öylece kalsınlar. Bir evde balık piştiyse ben bir ay söylenirim. O yüzden bizimkiler çok sevmelerine rağmen evde çok nadir balık yiyebiliyorlar örneğin. İğrenç ötesi bir koku. Yemediğim, seçtiğim tek yemek.

-Bunu bas bas bağırmanın ayıp ya da günah bir tarafı yoktur değil mi? En çok istediğim şey hayatta, anne olmak. Hatta yakın arkadaşlarım kariyerini bırakırsın sen diye korkuyoruz derler hep ( bal selamlar :)) ). Prof olmak mı anne olmak mı istersin, ikisinden birini seçmen gerek derlerse ilkini seçecek çok insan var eminim. Ben tereddüt etmeden anneliği seçerim.

-Bir insanda ilk dikkat ettiğim şey onun ses tonu ve diksiyonudur. "insanlar kıyafetleriyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanırlar" demişler. Ben onları diksiyonlarıyla karşılıyorum, çok üzgünüm. 

-Yeni tanıştığım herhangi bir kişinin şeceresini dökecek kadar çok bilgiye çok kısa bir sürede ulaşabiliyorum. Vallahi kendim yapıyorum bunu. Hakkında çok az şey bilmem yeterli. O yüzden hakkınızda bir şey bilmediğimi düşünmeyin. Bir de o kişilerle ilgili çok güzel senaryo yazarım, kesin şöyle şöyledir de ondan böyle olmuştur diye ve genelde hiç yanılmam.

-Çok çabuk affederim, unuturum, insanlığın verilmeyen merhameti bende sanırım. Ama katlanamadığım şeydir sadakatsizlik. Hayattaki en büyük onursuzluk, pişkinliktir. Bu kadar söyleyeyim, siz anlayın.

-Sekiz oldu; ama bu benim yazım, olsun o kadar özgürlük :) Kokularla, şarkılarla hatırlarım bir çok şeyi. Hafızama öyle kazınır olaylar, insanlar. Ne var bunda demeyin, normal dışı bir vaziyette bende. Örneğin bir insanı düşünürken onun şarkısı dönüp durur zihnimde.

Ben bu yazının 1.2.3......şeklinde uzayıp giden versiyonlarını yazmak istiyorum, şu anda fark ettim. Umarın istediğin şey budur, doğru anlayabilmişimdir Jansetcim. 

5 Aralık 2011 Pazartesi

BOYA KALEMLERİM YOK, AMA CHAGALL VAR ELİMİZDE?



"Bütün fırtınalar yıkım getirir ama yağmurla birlikte hem tarlalar sulanır hem de gökyüzünden bilgelik yağar. 
Bütün fırtınalar gelir geçer. Ne kadar şiddetliyse o kadar kısa sürer.
Tanrı'ya çok şükür, fırtınaları atlatmayı öğrendim."

Liliana/Portobello Cadısı'ndan.

Her şey yolunda nihayet, yolunda olmayan bir şey de yokmuş zaten.
Aslında Çağla'ya vermemiş olsaydım boya kalemlerimin tümünü, Chagall da kimmiş(!), ben çizerdim size resim :) Hem de böyle bolca uçanlı kaçanlı danslı müzikli falan çizerdim. Şahane de olurdu. İdare edin şimdilik bununla. Ben de boya kalemlerimsiz, sınav kalemlerimle bir vize haftasına gireyim. Belki dönüşte müthiş bir yetenekle donanır gelirim resim konusunda. 
Belli mi olur. Bir umut! :)

28 Kasım 2011 Pazartesi

boşluklu yazı. hiçlikli yazı da olabilir adı.

iki gün önce, 3 -belki 4- sene öncesinden mesaj aldım. o yıla ait başka bir mesajı ararken, bu güne dair olanı sildim. kocaman bir yumruk oturdu boğazıma. ağlayamadım da. böyle olması gerekiyor bak, benim elimde olmadan bütün izler siliniyor. yıllar geçti aradan...


uzun zamandır kullanmadığım bir çanta aklına gelir mi bir insanın aniden? ve o çantanın içinden çıkan tek şey bir bankanın gişe işlemlerine dair verdiği, sıra numarasını gösteren 689 numaralı kağıt olur mu? ve o kağıt sizi hüngür hüngür ağlatabilir mi... ağlatır.


her daim andığınız, hep yanınızda olmasını istediğiniz bir dostunuza aynı gün mesaj atarsınız, hiç bilmediklerinize ve her şeye rağmen, yanıt alamazsınız ve oturup tekrar ağlar mısınız, ağlarsınız. hepsinden çok acıtır.


en mutlu olduğum ana dair her şey silinir gider mi, herkes aynı anda kaybedilebilir mi. olabilir. oldu.


*anlıyorum. gecenin bu saatinde.

25 Kasım 2011 Cuma

arabeskcell turkcell, alınyazım sevdiceğim.

Nasıl bir kampanyadır bu yahu?



Sevdiklerime canım yazan bir şeyin fotoğrafını çekip yollayarak mı anlatacağım sevdiğimi? Yazar yollarım ya, neden fotoğrafını yollayayım? Tabi aşkım, canım yazsa sadece iyi. Bayağı bildiğiniz alın yazım, ciğerim, koçum yazıyor her yerde. Turkcellin reklam departmanında, bu reklamı hazırlayan arkadaşın içinde nasıl bir şey varmış böyle ya. Hepsinin sonunda da nokta var. "canım." "koçum."  koçum dedim, o kadar! der gibi. :) Reklam da apayrı zaten. Fotoğrafı çekip yollayan adamın telefonuyla, kaldıkları derme çatma evin bir kaç aylık kirası ödenir herhalde. Zaten o adam kaç kuruş maaş alıyordur da o telefonu alabilmiştir, meraklardayım o da ayrı. 


Her yanı saçma bir kampanya. Amacı, reklamları, sloganı... Yapmacık... Vıcık vıcık. 

15 Kasım 2011 Salı

Ben Böyle Yürek Görmedim (2) - "Mino'nun Siyah Gülü"

"

Evet göremedim. Bu başlığı attığımda, ilk yazıma, ikincileri üçüncüleri yazarım diyordum. O yüzden "1" demiştim ya.  Ancak başka başka kimseler olurdu bahsettiklerim. Beklentim bu yöndeydi yani, tekrar ondan bahsedeceğimi bilemezdim. Ne yazık ki ben bir başkasında onunki kadar güzel yürek görmedim (göremedim?) . Hüsnü Arkan'dan bahsediyorum yine. Kocaman kalpli adamdan.


Mesaj geldi, "haberin var değil mi kitaptan, aldın değil mi, bugün çıktı bal?" Hayır dedim, aynı anda üzülüp aynı anda mutluluktan uçup, koşup kitabı almak istedim. Ancak kavuşabildim ve hemen bitirdim. Kitabın kapağı bile ayrı ısıttı içimi, başlamadan mutluydum, daha karşımda masada dururken bile...


"İnsan sonuna kadar umutlu olabiliyor. Umut bir çare değil, ama galiba çareden daha büyük bir şey." 
"Niye kaygılanıyorsun birader; burası dünya." dedi. " Her şey tuhaf ve hiçbir şey tuhaf değil... Gün gelir bu pişmanlıktan daha büyük pişmanlıklar da yaşarsın."


Ah nasıl güzel yazı yazmaktır bu, nasıl güzel anlatmaktır, insanın içine taa derinlerine işlemektir... Yazmıyor bu adam, şarkı söyler gibi kuruyor cümlelerini. Evet ben kitap okumadım, şarkı söyledim/dinledim sanki. Hem ısıtan, hem acıtan, hem de tat bırakanından. 


Onu tanıdığım için, onu anlayabildiğim için çok şanslıyım. 
Mino'nun Siyah Gülü'nü hala okumadıysanız, siz az biraz şanssızsınız.


Kitabı okurken aklımda, dilimde en çok dönüp duran şarkı ise, Ağladığın Geceler oldu. 
Bu araların ve bu kitabın şarkısı da bu olsun mu?


10 Kasım 2011 Perşembe

kimlerdensin sen google?

BU MUDUR?
Eften püften adamlara, günlere, olaylara şaşaalı bir şekilde resimler, animasyonlar (adlarına her ne deniyorsa o zımbırtılardan) ekliyor google biliyorsunuz. Peki, bugün nasıl oluyor da bit kadar bir karanfil koyuyor ve üzerine "Atatürk'ü anma günü" yazıyor sadece çok merak ediyorum. Daha önce de yaptılar bunu. Karanfil bit kadar onu geçtim, anma günü ifadesi apayrı bir olay. Onu da geçtim, diğer koşullarda tıkladığınızda o dandik adamları veya olayları anlatan yazılar çıkar karşınıza. Ama bunda yapmamışlar. Tenezzül etmemişler, sağolsunlar. 

Bir kaç yerden araştırdım, kişilerin sadece doğum günlerinde yapıyormuş o atraksiyonu. Hatta girdim baktım da. Ama Steve Jobs için yine karanfilin olduğu yerde ismi ve doğum ölüm tarihleri birlikte yazıyordu, hatırlıyorum. Ve tıkladığınızda Jobsla ilgili bilgilere ulaşıyordunuz hemen. Yani bu, bir bahane olamaz (google savunucuları için) . 


Her şeyden nem kapan biri değilimdir de üzüldüm/huzursuz oldum işte. Ama yani kabotaj bayramımız için bile bir şey yapmışsın ey google, bunu mu esirgedin.


Not, o atraksiyonların adı "doodle". Şimdiye kadar tasarlananların hepsi de burada.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Dön lütfen.

Mazhar'ın gezginci ruhu varsa, benim gezginci aklım var. Nerede olduğunu bilmiyorum sevgili aklım, ama ne olur bir ara uğra bana. Zira ihtiyacım var sana fazlasıyla. Nasıl bir dalgınlık ve şaşkınlık içerisindeyim onu da bilmiyorum ama bugünlerde bir arabanın/kamyonun/tırın/trenin vs altında kalıp ölme ihtimalim yüksek. Evet, dün kampüste tramvay durağındaki turnikelerin, bildiğiniz "güm" diye çarptığı kız bendim. Aklım, eğer bir vakitte bende var idiysen, dön bana yeniden ne olur.


29 Ekim 2011 Cumartesi

Taare Zameen Par - Dünyadaki Minik Yıldızlar


"Çocuk" benim en hassas olduğum konudur. Her minik kalp benim içimde sanki, öyle çok seviyorum yani...

Anlatamam ki neler hissettim bu filmi izlerken... Onların o güzel kalpleri, hayalleri, koşulsuz sevişleri, bakışları, bağlılıkları, kaygısız duruşlarının altındaki kocaman kaygıları hem mutlu eder hem ağlatır beni. Dünyadaki en saf en masum şeyler... Hiç kıyamıyorum onlara hiç... İzleyin bu filmi, çok ağlayacaksınız, çok derinden hissedeceksiniz Ishaan'ın dünyasını. Keşke Nikumbh gibi olsa tüm öğretmenler diyeceksiniz...

Bırakın dünyayı kurtaran Amerikalı temalı filmleri... Bakın bakalım bir insan bir insanın hayatına nasıl dokunur, onu nasıl güzelleştirir görün...

Not, Nikumbh'un kalbi, ideal eş adayının kalbidir.

Daha önemli not, Güzel günler geçirmiyoruz, ama arkası hiç bitmeyecek güzel günlerin geleceğine olan umudum sonsuz.

18 Ekim 2011 Salı

Baldassare'nin Yolculuğu'ndan



" 'Bunca açık bir işareti görmemek için kör olmak gerekir! ' 
Bir işaret. Ne çok duydum bu sözcüğü; bir de 'belirti' sözcüğünü. Her şey bir işaret, bir belirtidir bekleyen kişi için, hayal etmeye yorumlamaya, uygunluklar, yakınlıklar hayal etmeye hazır kişi için. Dünya bu yorulmak bilmez işaret gözcüleriyle dolu..." *
(* Amin Maalouf- Yüzüncü Ad Baldassare'nin Yolculuğu'ndan.)

Ben ne zaman yorulurum, ne zaman emekli olurum işaret gözcülüğünden hiç bilmiyorum. Ama umut garip bir şey. İnsana bir sonraki adım için güç veren o değil mi? Bırakırsam gözlemeyi, umudum da bitmez mi? Hevesim, azmim, sonrakiler için gücüm tükenmez mi?
Ben yine vazgeçmem işaretlerden, onları aramaktan, beklemekten. İçimi ısıtır onlar benim her daim. Arada bir perde indirseler de kalbime, gülen yüzüme, ben yine de severim onları. 
Zaten sevmekten de vazgeçmedim ben hiç.
Umut, benim dindiremediğim yaz'ım.

not, fotoğraf İlker Özcivan'a ait.

13 Ekim 2011 Perşembe

Buralarda olsalardı Ahmed Arif mi, Nazım Hikmet mi ölürdü kahrından?

Çok iyi bilmek, tüm şiirlerini ezberlemek, dize dize aklında tutmak zorunda değil kimse. Ancak bir "Türkçe öğretmeni", kimse kusura bakmasın ama, bal gibi de Ahmed Arif ve Nazım Hikmet'i birbirinden ayırmak zorunda.
Durup dururken yazmıyorum canım bunları, var tabi olan bir şey. 


Dün kim milyoner olmak ister'i izliyordum. Kafamı dağlara taşlara vurmak istedim. İzleyenler varsa bilirler, yoksa anlatayım. Sorular arasında "sesli" olanı da var. Arkadan ya bir marş veriliyor, ya bir beste vs. her neyse kime ait olduğu soruluyor falan. Dün bir beyefendi yarışmacıydı. Ve soru, "kendi sesinden dinlediğiniz şiir hangi şaire aittir" idi. Ama kendisi bilemeyince, Türkçe öğretmeni olan bir arkadaşını aradı telefon jokeriyle. "Adama baaak ne şanslıı" demiştim, aradığı kişinin mesleğini duyunca. Nereden bileyim gelecek cevabı...
Şiir şöyle başlıyor:


HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM


"Seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni, anlatabilmek seni
namussuza, halden bilmeze
kahpe yalana.
...
Yokluğun cehennemin öbür adıdır,
Üşüyorum kapama gözlerini..."


Telefondaki saygıdeğer Türkçe öğretmenimiz, dinledi dinledi ve "Nazım Hikmet" dedi. Benim öldüğüm andır o an. Ne bileyim, şiirin başında ismi söylenmeseydi, koskoca bir "hasretinden prangalar eskittim" demeseydi Arif, belki derdim bilememiştir, heyecandandır. Ama yok yok bu da olmuyor, bence bir özür konusu olamaz bu. Yahu biz, lisedeyken büyük şairlerin şiirlerini öğrenirdik. Hep bahsettiğim Raşit hocamız şansımıza bir dize çektirirdi elindeki kağıtlar arasından, hangi şiire ve şaire ait olduğunu söylerdik biz de. Koskoca bir Türkçe Öğretmenliği bölümü okunur, bitirilir ve Hasretinden Prangalar Eskittim nasıl bilinmez gerçekten merak ediyorum.


"İçmek, gözlerinde içmek ayışığını
Varmak, gözlerinde varmak can tılsımına
Gözlerin hani?"


diyerek "Unutamadığım" 'ı yazandır Arif. Hasretinden Prangalar Eskittim'i yazandır.


Sevgilisine, "kaburgamın altın parçası" diyebilen bir yürektir Ahmed Arif'teki. Bilmek gerek, tanımak gerek. 
"Suskun" şiirinde geçer bu dize. Ve ben çok severim. Fikret Kızılok'u da çok çok sevdiğimden, bu şiiri daha bir seviyorum. Çünkü şiirin şu kısmı, Kızılok'un sesiyle daha bir canlanmıştır :


"Rüya bütün çektiğimiz
Rüya kahrım rüya zindan
Nasıl da yılları buldu
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi
Bilmezler nasıl sevdik
İki yitik hasret
İki parça can..."


Nazım Hikmet'e mi ayıp oldu, Ahmed Arif'e mi bilemedim. Aa, ama pardon. Biz onlara çok daha büyük ayıplar ettik zaten. Bunlar ne ki, değil mi...


Dinlemek isteyen olursa diye: Fikret Kızılok - İki Parça Can


Not, sabah erkenden evden çıkıp akşam 11 gibi evde olabildiğim için canım çıkmış oluyor tahmin edersiniz. Hiç bir yere vakit ayıramıyorum. Merak eden, soran herkese teşekkür ederim. Daha sık vakit bulmaya çalışacağım.



4 Ekim 2011 Salı

AŞK MEVSİMİ





Dilek Türkan'ın yeni albümü. Aşk Mevsimi. 
Dinlemek lazım.

1 Ekim 2011 Cumartesi

güzel cumartesi "2" :)

Az önce, kocaman bir omlet yaptım ve yedim afiyetle. Evet bu saatte. Pişman mıyım, asla! Çok mutluyum bir kere.


Yine az önce, saat itibariyle bugün, Yekta Kopan'ın konukları arasında Gece'nin, Cem Yılmaz'ın, ve de Cansel Elçin'in olacağını öğrendim. E, şahane! 


Yarın iyi izleyin programı, Gece birden çok şarkı söyleyecek olursa, ikincisi benim için gelsin, şarkılardan fal tutmayı ne de çok severim :)


Ve yine yine az önce, sabah çok erken uyanmam gerektiğini hatırladım. Artık uyumalıyım.


Çok güzel bir gün olsun bu Cumartesi de. 

Not da yazarım;
Tabi ki mahsuru yok. Çok da güzel sır saklarım :) Zaten ben öyle bir şeyi hiç okumadım :)

***Şarkımı dinledim tam da şurada, siz de dinleyin. Bana bir şarkı söyle, yolumuz uzun.

28 Eylül 2011 Çarşamba

İnsanlık nasıl yitirilir?

Altı tane genç kızın üzerine 114 mermi yağdırılıp baharları kışa çeviriliyor, ben nefes alamıyorum.
8 aylık hamile bir kadının ve çocuklarının üzerine ateş açılıyor. Hani bahsetmiştim ya babasını daha doğmadan kaybeden bebekler var diye. Bu kez daha doğmadan annesini kaybeden bir bebek var ortada ve ben nefes alamıyorum.
Okul yolundaki öğretmenlerin yolları kesiliyor bir bir ve dağa kaldırılıyorlar, ben nefes alamıyorum.
Türk, Kürt, Çerkes, Alevi, Sünni olmak diye etiketler var burada, fark ettikçe, ben nefes alamıyorum.
Okula giden çocuklarına, "kendinden olmayanla" oynama yasağı getiren anne babalar var ortada, ben nefes alamıyorum.
El kadar simitçi çocuğu çağırıp, milliyetini sorup, kendinden değilse "yürü git senden simit falan almam" diye yollayarak minicik kalplere nifak tohumları serpenler tanıyorum, nefes alamıyorum.
İlkokul kitaplarında, hain ilan edilenlerin başına "milliyetleri" yazılarak, o yaştan itibaren bilinçli bir şekilde tamamen yanlış bir genellemeye gidilmesini sağlayan ve "ayrı oluşu" beyinlere kazımaya çalışan asıl vatan hainleri var, yazılanları okudukça nefes alamıyorum.
Onlarca genç, onlarca askerin hayatı bitiyor, nefes alamıyorum.
Altı üstü insan olduğumuzu unutup insanlıktan çıkanlar var. Özgür olmakla hayvanlaşmak arasındaki farkı anlayamayanlar var. Midem bulanıyor, kendimden utanıyorum.
Bunları yazdım, anlayamayıp çarpıtacak çok insan var, hallerine acıyorum.
Kabus olsa bunlar, uyansak nefes alsak.

22 Eylül 2011 Perşembe

MANDALİNALAR TEZGAHTA

Yaz bitiyor, içimde bir hüzün, burukluk. Garip bir şey bendeki yaz aşkı. 9 ay yaz, 3 ayı kış olan bir şehirde yaşamak isterdim ben. Çağla kokulu, Kağan sesli bir şehirde. Çok da mutlu olurdum. 


Yazın bitmesine en çok ağustos böceklerinin sesini duyamayacağım için üzülürüm ben. Telefonumda sabaha yakın bir vakitte kaydettiğim sesleri vardır örneğin, yazı yaşamak istediğimde açıp dinlediğim. Ne çok severim bilseniz.


Yaz demek rüzgar gülü demek mesela benim için. Onun gibi rengarenk. Ne tarafa gideceği belli olmayan, dönüp duran pır pır bir şey. İnsana mutluluk vereninden. 


Yaz demek vişne demek. Damaklarımı hissetmeyene kadar kızılcık yemek demek. 


Havada leylek görünce sevinebilmek demek. 


Yaz bitiyor dedim ya, bitti bile zaten. Mandalina gördüm ben tezgahta daha n'oolsun?


Mandalinalar tezgahta, kokusu girse kanıma.


Görünce bu şarkı  geldi aklıma. Yazla kışın karıştığı bir şarkı bu.



Yeniden taşınır gibi
Yeni bir yere alışır gibi.

18 Eylül 2011 Pazar

KADINDAN KENTLER - SESLER YÜZLER SOKAKLAR

Murathan Mungan.
Derinden hissettiğiniz ama anlatabilecek kadar güçlü olmadığınız her şeyi anlatabilecek güçteki adam. Hem belki de yegane.


Dün Ntv'de Yekta Kopan'ın programı Cumartesi'nin konuğuydu Mungan. İkinci bölümde yanına bir de Jehan Barbur geldi ki tadından yenmez bir hal aldı program. Öyle güzeldi ki, her anını yüzümde kocaman bir gülümsemeyle izledim. Bir insan bir insanı yazdıklarıyla nasıl ve ne kadar etkileyebilir, onun hayatına nasıl yön verebilir, bunu gördüm. Hem Mungan'ı, hem Jehan'ı daha da çok sevdim. Güzel cumartesi, "Cumartesi" ile güzel bitti yani.
Bugün de yazmayı ne zamandır ertelediğim bu yazıyı eklemenin zamanıdır diye düşündüm. Kitabın ilk basımı nisan 2008deymiş. Ben biraz geç okudum, okumayanınız varsa durmayın derim...
Apayrı kadınlarda, bambaşka kentlerde, aynı şeyleri hissetmişiz diyebileceğiniz o kadar çok şey olacak ki. 
İzmir'den tutun Erzurum'a kadar kent kent dolaşıp geleceksiniz. Dupduru anlatımıyla hem de, sıkılmadan.


Hikayeler arasında bende en çok iz bırakanlar ise, "Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban", " 'Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi...' " ve "Hayat Hanım, İlk Tayin" oldu. Artık onların yeri ayrı bende... Epey dokundular çünkü...


Ve şarkısız geçiştirmek istemiyorum ben bu yazıyı. Hem kitabı okuyanlar anlayacaktır zaten, okuyacak olanlar da anlayacaklar ne demek istediğimi. Yine Murathan Mungan'ın sözlerini yazdığı bir Yeni Türkü şarkısı "Sesler Yüzler Sokaklar". "Söz Vermiş Şarkılar" albümünde ise şarkıyı, Zuhal Olcay seslendirdi. Konumuz madem kadınlar, şarkıyı onun sesinden dinleyelim istiyorum. Bu şarkı bu kitabı anlatıyor bence. Ya da kitap bu şarkıyı anlatıyor, bilemedim :)


Sesler Yüzler Sokaklar, burada.
taş baskısı bir plakta
yorgun bir ses cızırdar
küflü sayfalarında bir albümün
gülümser o soluk fotoğraflar
kıvrılırken kentin alanına
tutunur geçmiş yıllarına
tutunur anılarına
ince uzun duvarlar
kaç hayat yaşadınız söyleyin
sesler yüzler sokaklar
yankısı kalmadı seslerin odalarımızda
sahipleri çoktan öldü fotoğrafların
adımlarımızdan yoruldu yollar
kaç hayat yaşadınız söyleyin 
sesler yüzler sokaklar
şarkısını yitirmiş sesler
gençliğini yitirmiş yüzler
evlerini yitirmiş sokaklar
kaç hayat yaşayacaklar daha
daha kaç hayat yaşayacaklar
unutulur mu yoksa bir gün
sesler yüzler sokaklar
bunca yaşamışlıktan sonra 
hiç unutulmayacaklar


İnanılmaz örtüşüyor kitap ve şarkı... İkisi de inanılmaz güzel... 
Bloğumu ilk açtığımda, Bahçedeki Sandal'ın yerinde Nilüfer duruyordu şarkı olarak. Üzerine de şöyle yazmıştım, tekrarlıyorum:
"Mungan gelir, yüreğinize işte böyle dokunur."


not,

Bal mucizesi bu kitap, yani Atiye'nin hediyesi bana.

17 Eylül 2011 Cumartesi

güzel cumartesi :)



Rüya gördüm ben dün gece. Ne güzeldi. Ve ne de çok özledim :)
Ben zaten hep özlerim:)


Not: Yukarıdaki bağlantıyı göremeyenler olmuş, onlar da buradan dinlesin.

16 Eylül 2011 Cuma

Saygılı olmak çok mu zor gelir insanlara?

Gecenin bu saatinde, böğürerek telefonda konuşan alt kat komşusunu öldürmek caiz midir? Caizdir bence.


Hani Psikolojik danışman olacağım ya ben, az kaldı hani. Bu sıfat öyle büyük bir yük bindiriyor ki omuzlarıma. Hani herkesi anlamam, fazlasıyla saygı duymam, hoşgörülü olmam gerekiyor ya. Ha bir de sabır gerekiyor. Öfkemi kontrol etmem de lazım. Örnek olmak da gerekiyor diğer insanlara. Damarıma basılmadıkça öfkelenmem ben zaten. Ama bu nedir Allah aşkına? Bir insan(!) sizin sınırlarınızı zorluyorsa, size saygısızlığın alâsını yapıyorsa, düşüncesizliğin en diplerinde yaşıyorsa ne kadar dayanabilirsiniz? İşte böyle bir durumda nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum henüz. Hocalarımla uzun uzun konuşmalar yapmalıyım sanırım. Pdrci kimliğimden ne zamanlar sıyrılabilirim, nereye kadar diye sormalıyım...


Saygısızlığa dayanamıyorum inanın. Hiç gerek yok böyle şeylere...

11 Eylül 2011 Pazar

Gidin evinizde oynayın evladım.

Kalbim ağzımda mı desem midemde mi desem? Ya delireceğim ya öleceğim. Dünya ikincisi olmuş bir takım nasıl bu kadar kötü oyun oynayabilir ya? Nasıl bu kadar düşük oranda serbest atış kullanabilir? 


Bir kere, şampiyonalar için hazırlanan reklamlarda bile, sanki takımda başka kimse yokmuş da her şey onun sayesinde oluyormuş  gibi sırf Hidayet'i gösteriyorlar ya, hah buna ölüyorum! Yahu sen artık emekli ol, git evinde  çiçek miçek yetiştir çocuğum. Hani NBAmiş oymuş buymuş o nasıl bir olay anlayamıyorum zaten. Bu kadar kötü oynayıp, eline aldığın her topu heba ediyorken seni nasıl oynatıyorlar orada? Ya da orada oynayacak kadar iyiysen burada n'oooluyor sana? Utan ya, torunun yaşındaki çocuk Emir bile senden iyi oynuyor. Allah'ım bir kere iyi oynayamadı falan diye hemen laf söyleyen insanlara hep kızarım ama bu yeni bir şey değil ve ben artık dayanamadım. Zaten Ömer Aşık'ta kara büyü var. Adam süper, ama serbest atışlarda ya eline ya gözüne bir şey oluyor, onu da çözemedim. 


Aaa bir de son topta kaybettik demeyin, delirtmeyin beni. Şampiyonayı en son maça bırak sen, sonra o maçta da en son topa bırak. Kusura bakma bu şanssızlık değildir. Ya kendilerine çok güvendiler ahahaa biz dünya ikincisiyiiieeezzz diye umursamadılar. Ya da bilmiyorum cidden yaşlandılar. Yoksa bu kadar büyük potansiyele sahip olan bir takımın yenilgisini -hem de bu kadar ağırını- başka şekilde açıklayamıyorum. 2001'den beri tüm şampiyonaları onları bunları tek maç kaybetmeden izledim, en az zevk aldığım buydu.


Artık takımdan çekilin yaşlı amcalarım. Enes'e, Oğuz'a, Emir'e, Cenk'e bırakın yerinizi. 


Sevgiler, Saygılar.


Çok sinirliyim.


Not: Orhun Ene'ye değil eleştirim. Oyunculara. Onun hatası var mıdır, belki Enes daha çok oynatılabilirdi. Bu konuda hatalıdır değildir emin değilim. Tanyeviç'e de kızdık ettik, ama sonra adam o hasta haliyle çok iyi işler yaptı, helal olsun dedik. Orhun Ene'yi tebrik edersem ilerde - ki umarım - n'ooldu şimdi kazandı diye mi iyi oldu demesin kimse. Ben notumu düşeyim de.

8 Eylül 2011 Perşembe

Çok istersek...

Licia Ronzulli, Avrupa Parlementosu'nun güzel, yetenekli, herkesin harcı olmayanı yapabilen vekili. 
Bir anne.
Kadınlar güçlüdür. Rahat bırakırsanız, engellerini kaldırıp yollarını açarsanız, daha güzel bir dünyada yaşıyor olacağız. Tek başımıza değil elbette, birlikte. Zaten kimsenin derdi bu değil, biz birinci olalım siz ezilin, kaybolun demiyoruz. Emin olabilirsiniz.


anneler güçlüdür, melekleri yanlarındayken daha da güçlüdür.
melekleri için ise, herkesten çok.
bebekler huzurludur, anneleri yanlarındayken daha da çok.


bakınız, herkes mutlu .
istersem olur.
sonra size böyle gülümserim oradan.

Atiye ve Cihat'a cevabımdır.
Söylemek istediğim buydu. 

Efendim korkmayınız. Olursa böyle olacak.

2 Eylül 2011 Cuma

Dolapoğlu'nu yaşamış olan herkese

2003 yılı.
En güzel senemin, senelerimin başlangıcı.
*Hazırlık okuduğum, defterime yüzlerce "wie heisst du?" yazıp "M.Lütfi Üçkaya" hocamdan "Prima" aldığım yıllar!
*Rusya'dan mail arkadaşı bulup dilimi geliştirmeye çalıştığım yıllar.
*"Alles Gute!" izlediğimiz, sınav olduğumuz
*Kahve falımdaki kıvırcık saçlı kızın, Tuğçe'min hayatıma girdiği, dostluğumuzun başladığı, her daim güldüğümüz zamanlar
*Bir büyük sınıfta okuyanlardan alınan Moment Mal'lar elimizde koşturduğumuz, kitabın üzerinde ismi olan kişinin adının yanına itinayla adımızın yazıldığı , avunulduğu, vakitler
*Hüdai hocamızla haftada 24 saat ders yaptığımız.... Her defasında daha bir eğlendiğimiz.
*Yazılıdan 90'ın altında alınmadığında ağlandığı, analitikten 9 alındığındaysa sineye çekildiği,
*Koşturarak okulun basket takımının maçlarına gittiğimiz
*Etek boyundan hatta çorap renginden her sabah müdür tarafından kenara çekildiğimiz
*Tuba'nın Ronaldo aşkını usanmadan anlattığı, bol dedikodulu
*İlker Cem'in dostluğunu, kardeşliğini doya doya yaşadığım
*Seher'in, Elif'in, Ziya'nın, Başar'ın, Hasan'ın hep yanımda olduğu
*Derya hocalı müzik derslerinde "Nazende Sevgilim"i bayılarak söylediğimiz/dinlediğimiz
*Öğlenleri koşa koşa Kule'ye yemeğe gittiğimiz
*Doğum günlerini cümbür cemaat kutladığımız, bunun için özendiğimiz
*Eğitim amaçlı konulan televizyonu bangırr bangırr müzik dinleyerek kullandığımız
*Radyoda şarkı ararken, radyoyu kaptırmamak için kapıdan birinin nöbetçi öğretmeni kontrol ettiği
*Cep telefonlarına müzik "atıp" tenefüslerde bağırttığımız, birbirimize şarkı yolladığımız
*Okulun yanındaki parkta öğle arasını geçirdiğimiz, iğrenç tavuk ekmekler yediğimiz
*Türkçe dersinde, gelmiş geçmiş en mükemmel hocamız Raşit Keskin'in "öküz" kelimesini "öküzüm, öküzsün, öküz..." şeklinde çektirdiği
*Gazete okuma yarışmaları yaptığımız
*Eren'le, saatlerce bir uçtan bir uca gezip, "pembe" mont aradığımız
*Spor odasındaki basketbol dergisinden Engin Atsürlü haberi yırtıp kaçırdığıM :) (Saygılar İbrahim hocam! :) hala saklıyorum )
*"Ukalasın" diyen hiç(tek) sevmediğim hocama "balık baştan kokaaaarr" diye cevap verebilecek kadar cesur olduğum
*"Üüüükeellaaa" diyen, ukala diyemeyen pek sevgili bir başka hocamıza katıla katıla gülerken "çıkabilirsin Dilaraaa" nidalarıyla sınıfın inlediği
*"Ne gülüyorsun kızım"lı sorulara itinayla ve usanmadan bir hikaye uydurulup hocanın inandırıldığı
*Dört buçuktaki okul çıkışında bekleyen servislerdeki muhabbetlere, müziklere doyulmadığı
*Özlem Tekin'den Beni Yakan Aşkın dinlenirken "çikolata" (bilen bilir...) akla geldiği için ağlandığı, Nil'den Akbaba'nın bed seslerle ciyak ciyak söylendiği, Kaderiimde bu da mı vaaaarrmıışşların yeni yeni ünlendiği,
*İmkansız olduğu halde, Moment Mal'ın içine konan Burcu Güneş şarkısı "Aşk Yarası"nın sözlerinin yazılı olduğu kağıdın , yazılmasına sebep kişi tarafından okunduğu,
Çok ağlansa da hep mutlu olunduğu YILLAR.
Hep özlediğim, düşününce gülümsediğim zamanlar.


Ah Dolapoğlu Anadolu, iyi ki girdin hayatıma. Bir yanlışlık ancak bu kadar güzel olabilirdi.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

MUHABBET' li Bayram

" Bayram nedir ki dedim kendi kendime,
     Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye."

Can Yücelli bayram güzel olur dedim, Muhabbet'in son dizeleriyle bayramınızı kutlamak istedim. :)
Mezarında bile rahat bırakmadığınız, saygı duyamadığınız büyük şairle, güzel bayramlar diliyorum sizlere.
Sevgiler, çok öpüyorum herkesi.

( asıl can sensin Hazalcım , en çok öpücük sana :) )

22 Ağustos 2011 Pazartesi

BARCELONA AŞKINA :))

Ben takım falan tutmuyorum. Maçlara bir garezim olduğundan ya da mantıksız geldiği için değil, düşünmüyorum da zaten böyle. Ama tutmuyorum sadece, bu kadar :)))


Neysee takım tutabilir ve hatta fanatik olabilirmişim ben, geçenlerde oynanan Madrid - Barcelona maçında anladım. Kameralar Josep'e (nasıl okunuyor bu?) kayınca evin içi aydınlandı birden, ah dedim, çok şey kaçırmışım. Otur izlesene maçları, rövanşları falan. Ne yazık ki maçın taaa sonlarıydı, kısa sürdü saadetim.


Biz Pep mi gördük? Bizim ülkede Fatih Terimler, Şenol Güneşler, kıvırcık Lucescu falan vardı. Biri gider biri gelirdi sürekli. Bir de Karadenizli olduğunu sandığım ama yabancı olan, adını bilmediğim bir amca vardı. Neyse işte. Hani takım tutmama vesile olacak, futbolu sevdirecek biri olmadı yani. Derken Pep yetişti imdadımıza. Futboldaki Dilara açığını kapattı. Benim sevgimle, ilgimle büyüyecek futbol sevgisi. Görün bakın, öğrencilerime de aşılayacağım efendim bu sevgiyi.


Pep ve Terim'den fotoğraflar derledim size. Haklılık payım olduğunu görün diye :)
 1
  2
  3
4
   


Hal böyleyken böyledir efendim. Bizde Pep Guardiola vardı da, biz mi elimizi eteğimizi çektik futboldan? Bir iki futbolcu, teknik adam vs transfer edin böyle Pep gibi, lig tv paket satışlarında patlama olur. Hem de eşiniz, sevgiliniz falan dırdır etmeden rahaaatt rahaaatt izlersiniz maçları. Yine güzel bir sistem önerdim bakınız.


Öpüyorum efendim. 


Yaşasın La Liga! :D

17 Ağustos 2011 Çarşamba

NERESİ SILA BİZE, NERESİ GURBET?*

Uzaklığı sevmiyorum. Mesafelerden tam anlamıyla nefret ediyorum. 22 yıllık hayatımın 21 senesinde sevdiklerimden uzak yaşadım ben. Annem babamdan değil; kuzenlerimden, teyze, hala, dede, anneanne vsden. Hep uzaktaydık, en uzakta. Düğünlerde, gidilebilirse bayramlarda ya da cenazede memlekete gidilirdi. Ha deyince gidilir mi gidilmez, gidemiyorduk biz de. Bayramlarda herkesin evi dolar taşardı örneğin. Biz biz bize otururduk. Çünkü ilk günler hep akrabaya gidilirdi, biz sıramızı beklerdik. Komşular gelsinler ve gidelim diye. Ramazanda iftarları tek yapardık. Örneğin kışa geldiyse Ramazan, ilkokuldayken sınıftakilerin anne ya da babaları gelirdi  izin alırlardı öğretmenden. İftara gidiyoruz teyzesine, erken çıkabilir mi Ayşe falan diye. Hep özenirdim.
İki ablam var benim. Nasıl anlatılır ki onlara olan sevgim bilmiyorum. Bu uzakta olmanın da etkisiyle daha çok sarıldık birbirimize biz. Kimse anlayamadı neden bu kadar düşkün olduğumu onlara, anlayamazlar da. Kimseye ihtiyaç duymadım onlar yanımdayken ben. Sonra buraya yerleştik, evlendiler ikisi de, bebekleri oldu birer tane. İşte o profilimde yazan iki cücük, bu iki cücük. 
Üniversite sınavına girdiğimde karar verdim, gidemezdim başka bir şehre. Teyze olacaktım ben ve istemiyordum onların benden "uzak" bir yerlerde büyümelerini. Bir yerlerden teyze gelecekti yılın muhtelif zamanlarında. Elinde oyuncaklar. Teyzen geldi diyeceklerdi. Benim gelişimi anne yarısı olan teyze değil de, hediye getiren teyzenin gelişi olarak bekleyeceklerdi. İstemedim asla. Birlikte olalım istedim hep. Dediğimi de yaptım. Burada kaldım, ki izleri bile yoktu ben bu kararı aldığımda. Her anlarında yanlarında oldum. Doğdukları ilk anlarda annelerinden sonra ilk ben gördüm örneğin. Yahu onlara bakınca bile gözlerim doluyor sevgiden, daha ne diyeyim ne anlatayım ki ben... Anne değilim, olmak için de çok küçüğüm, ama anneliğin nasıl bir şey olduğunu ben onlarla öğrendim az da olsa.
Şimdi cücüğümün birisi beni bırakıp uzak bir yere taşındı. Bir süreliğine ama o sürenin ne kadar olacağı meçhul. Sağlık versin onlara Allah, ama elimde değil çok üzgünüm. Daha kötüsü ne biliyor musunuz? Benim de burada son senem. Ben hepsinden daha uzağa gideceğim.Belli olmaz tabii ama eninde sonunda gideceğim, tayinim çıkacak sonuçta ne kadar kaçarsam kaçayım. O yüzden gittikleri için bir şey diyemiyorum. Hem demem bir şeyi değiştirmeyecek zaten. Ama ne bileyim öyle işte.
Günlerdir birlikteydik, benimle uyuyordu geceleri. Bu sabah uyandığında teyzem nerede diye sormuş. N'aparsın ki bunu duyunca. İki yaşında o henüz..


Ben o mesafeler yüzünden nelerden vazgeçtim bilseniz. Neleri yarım bıraktım ve o mesafeler neleri yarım bıraktırdı... Kimseden, hiçbir şeyden uzak olmak istemiyorum. Herkes yanımda olsun, tüm sevdiklerim...


Hani eskiden hatıra defteri diye bi saçmalık vardı ya. Giden ablam şöyle yazmıştı oraya benim için, " insanın en büyük nimeti kardeşidir..." Onlar benim şu hayattaki en büyük nimetlerim. Onlar benim nefesim. Ve şimdi nefes alırken boğazım düğümleniyor. Elimde değil.


Nerede olurlarsa olsunlar, sağ olsunlar, sağlıklı olsunlar, mutlu, huzurlu olsunlar birlikte. Kavuşulamayacak ayrılık vermesin Allah.
Çok seviyorum hepsini, hepinizi.


Önemle duyurulur: Anne babasından, ailesinden ayrı olanlar da var, hatta onları hiç görmemiş olanlar. Bencillik etmiyorum asla. Ama bu da benim hayatım, ben de bunları hissediyorum. Ve merak etmeyin halime şükrediyorum...
Amma da arabesksin, ağlaksın diyenlere de selam olsun. Öyleyim n'olmuş?


*Murathan Mungan yazsın,Söz Vermiş Şarkılar albümünde HÜMEYRA söylesin o zaman bugün. 

16 Ağustos 2011 Salı

Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?

Çok uzun olmuş, bloğuma girmeyeli ve hatta bilgisayar başına geçmeyeli. Üzgünüm bu ara, sonra bir ara yazarım belki ama şimdi değil. Yok yok, çok kötü bir şey değil neyse ki...


Gelelim "mim" konusuna :) Hep merak ederdim, nasıl bir şeymiş diye, onca aradan sonra geldim bir de baktım Burcu hanım - queen's choice merakımı gidermiş. Çok tatlı gülümseyen, üstüne çok güzel olan biri ve yetmezmiş gibi bir de sanatçı  kendileri :) E ben sevmez miyim onu ve bloğunu, pek severim hem de! :)


Mimin konusu ise; ''Çok beğendiğiniz,izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz 3 filmi (üçlemeler üç film olarak sayılacaktır),neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazın.''


Güzel oldu bu, çok çok sevdiğim ve burada paylaşmak istediğim 3 tane film vardı çünkü. Evet gerçekten tam da 3! :) Onların bir ortak noktaları var hem de.


Sıralayalım o zamaaan:



1) Başka Dilde Aşk
Bu üçlemenin ilki. Neden bu kadar beğendimm... Sarsıp kendinize getiren cinsten de o yüzden. Mor ve Ötesi'nden "Ayıp Olmaz mı" hiç bu kadar anlamlı gelmemişti bu filmden önce mesela. 
"Atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?" 
Mert Fırat'ın filmi çok beğenmemdeki büyüüük katkısına girmiyorum burada, konumuz bu değil! :))


2) Black
Üçü arasında seçim yapsam en başta Black olacaktır. Bu kadar mükemmel oyuncuyu bir arada hiç görmemiştim ben. Duygusalım, her şeye çok ağlarım; ama filmin başından sonuna kadar bu kadar fazla ağladığım olmadı sanırım.  İzledikçe aklıma bizim cücükler geldi, ileride sahip olacağım çocuklarım geldi. Daha da ağladım. Aldığımız nefese duacı olmak için yeterli bence... Hindistan yapımı ve o aptal Amerikan filmlerine on basar. Ayrıcaaa, Ayesha Kapoor ve bu filmdeki fevkaladeliğini izlemeden ben oyuncuyum, yok ben yıllarca eğitimini aldım demesin kimse. Henüz 17 yaşında, film çekildiğinde 11indeymiş yanlış öğrenmediysem ve ödüllü bir oyuncu... Utanın yani.
Herkesin alfabesi a b c diye başlamıyor, başlamıyor ne yazık ki.


3) Kalbimdeki Sesler - Music Within
Bu da sonuncusu... Michael Sheen, burada beni benden aldı. Krep bile yiyemedi ya, "insanlar" rahatsız olduğu için. Öldüğüm andır o an. Siz de dünyayı değiştirebilirsiniz" diyor ya, mümkün müdür diye soruyorum kendime ardından da ekliyorum mümkün olsun n'olur!


İşte bunlaar... Ben seviyorum çok çok. Önem verdiğim bir konu olduğu içindir belki bunca beğenişim bilemem...
Burcu hanıma tekrar teşekkür edip, ben de Hazal'a ve Kağan'a bir mim yolluyorum, adettenmiş. Yapmak zorunlu değilmiş :)


Şimdilik öpüyorum :)


noot; konuşma baloncuğu zaten önceden bunu yaptığı ancak ben günlerdir internete giremeyip görmediğim için, ona yolladığım isteği geri aldım, afedersin :)